ERDA GÜR

ERDA GÜR
Oğlum

21 Aralık 2009 Pazartesi

Helal olsun Azizim

Yine bir istifa numarası ve devreyi lider bitiren takım Fenerbahçe. Oyunun kuralının bu olduğunu ispat eden ve hatta zamanında ağzından bile kaçıran sayın başkan, takımının ligin başlarında Sivasspor ve Galatasaray maçlarını açık ofsayt gollerle çözdüğü ve tam üç maçta oyuncuları hakemi tartakladığı halde kırmızı kart görmeden maçları kazandıklarını unutarak(!) iki penaltılarının verilmediğini öne sürüyor ve yine istifayı gündeme getiriyor, deyim yerindeyse sözleriyle bir takım mercilere ayar veriyor. Meyvelerini alması uzun sürmüyor. Hemen ertesi gün hakem Galatasaray futbolcularına sinirden forma parçalatıyor, Kewell'ın diz kapağı farkı ile girdiği ofsaytı bir laborant hassasiyetiyle gören yan hakemler rakip takımların pasif ofsaytlarını harika bir şekilde süzüyor ama Trabzonspor'un 2 metre ofsaytını, Ankaragücü'nün yarım metre içerden çıkan golünü algılayamıyor. Oyunun kuralı bu. Büyük başkanın futboldan da inşaattan anladığım kadar anlarım demesi tartışılıyor ama ayar operasyonlarını tartışmak bile abesle iştigal olarak görülüyor. Bu satırların yazarı ise forma skandalını, 2 senedir maçların yarısından fazlasını gerçek mevkileri farklı olan çakma stoperlere mahkum olan takımını, kendi sahasında anadolu takımlarını 1-0 yenmeye çalışırken bunu tam 3 defa beceremeyip dördüncüde rakibin golcüsünün (!) boş kaleye gol atmayı kendine yedirememesi sayesinde muktedir olmasını unutursa daha çok şeyler söyleyecek ama, biraz da aynaya bakmak lazım.

1 Aralık 2009 Salı

MEMURUN VATANDAŞI MAĞDUR ETME HAKKI

Eskiden arefe günleri çok yoğun olurdu çalıştığı fabrika. Öyle ya, kaç günlük bayram tatilinde üretim olmayacak. Kriz geldi geleli arefe günleri yarım gün dahi çalışmaz olmuşlardı. Bu sene ne kadar izni varsa kullanmıştı mecburen. Hatta 15 günü ücretsizdi. Bayram haftası tamamen kapalıydı fabrika. Yarına umudu olmasa da bugün hala bir işi vardı. Evet yarına garantisi yoktu belki, tabiri caizse devlete kapağı atıp yıllar sonrasını göremiyordu, hatta aylar sonrasını,belki de günler... Olsun, hiç değilse diğer komşusu gibi işsiz kalıp evde oturmuyordu. Ama fazla mesai yapamamak da belini bükmüştü. Çocukların okul masrafları ağır geliyordu. Neyse ki kurban bayramı gelmişti. Memlekette eniştesi ile beraber kurban kesip biraz para kazanma şansları olacaktı. Günler öncesinden aldı tren biletini. Ailece düştüler yola. Eskişehir’e gelmişleri ki tren durdu. Hareket etmek de bilmedi bir türlü. Memurlar grev yapıyorlardı. Cebindeki son paralarla meyve suyu almıştı çocuklarına tren istasyonundan. İnşallah tren çok uzun süre beklemez dedi içinden, sabah annesinin evinde doyuracaktı çocuklarının karnını. Saatler geçti, sabah oldu ama tren hala hareket etmiyordu. Çocuklar acıkmıştı. Kara kara düşünürken ne yapacağını, az ötedeki genç adamın gözlerinden yaşlar süzüldüğünü gördü. Gidip sordu derdini. Genç adam aceleyle gözlerini sildi. Aylardır işsizdi. Ve beklediği iş görüşmesi için çağırmışardı kendisini. Tam da bu saatte görüşmede olması gerekiyordu. Acaba grev yapanlardan birisine gidip yalvarsa telefonlarından bir arama yapmasına izin verir miydi? Acaba ne zamana erteleyebileceğini bile bilmediği görüşmeyi erteleyebilir miydi? Bu grev iyiydi de, keşke vatandaşı perişan etmeden arasalardı haklarını. Ya da perişan etmek mi daha iyiydi? Daha çok ses getirirdi. Hem ne fark eder? İşten atılacak değillerdi ki. Ah be, trenle ne işin var dedi kendi kendine. Binsene otobüse. Sıkıysa şoför aldığı parayı beğenmesin de 1 saat durdursun otobüsü, muavin de ona uysun. Ve aynı gün kendilerini kapının önünde bulsunlar...