David Fincher fark yaratan bir yönetmen. Üstelik Fight Club en sevdiğim filmler listesi içerisinde kendisine yer bulma konusunda aday bile değildir benim için. Ancak Fincher’ın bütün işlerine baktığım zaman senaryo ne olursa olsun film kendisini izletmeyi beceriyor. Fight Club, Game, Se7ev, Panic Room gibi konusu da merak uyandıran filmler dışında Benjamin Button, Zodiac ve nihayetinde The Social Network gibi başı belli sonu belli, (özellikle son ikisi için) diyalog ağırlıklı kurguları bir saniye bile durağanlığa fırsat vermeyecek şekilde filme aktarıyor . Üstelik Zodiac’ta konunun bir sonuca ulaşmayacağı, The Social Network’te ise Facebook’un bizim tanıştığımız dönem ve sonrasına el sürmeyeceği bilindiği halde.
Film daha ısınma turu atamadan sıkı ve ilgi çekici bir diyalogla başlayarak seyircinin konsantrasyonunu eline alıyor. Başarılı geçişlerle ilgiyi belli bir çizginin altına düşürmüyor ve son yıllarda hayatımınız bir parçası olan Facebook’un yaratıcısına (!) antipati duyarak, ancak güzel bir film seyretmiş olmanın verdiği hazla salondan çıkmamıza vesile oluyor.
26 Ekim 2010 Salı
16 Ağustos 2010 Pazartesi
BAŞLANGIÇ
Filmin başından sonuna anlaşılmayan ve yoruma açık dahi diyemeyeceğimiz karmaşıklığının bir açıklaması olmadığını ve bir çok şeyi kendinin de anlamadığını itiraf eden David Lynch filmleri üzerine yoğun tartışmalar yapılır ve belli bir yere de ulaşılamaz. Dolayısıyla bu film nasıl bitti sorusunu sormak da Lynch filmlerine aşina olanları çok da ilgilendirmez. Bazı filmler ise filminin sonuna kadar rassal olarak seçilen parçaları birer birer yerleştirir ve puzzle tamamlanır. Başlangıç bu iki yapının arasında yer alıyor. Filmin ortalarında sonunun açık edildiğini düşündürüyor ancak film bitince hangi noktaya ulaşıldığı konusunda derin bir tartışma fırsatı veriyor izleyicinin eline. Klasik bir yaklaşımla “kesin devamı gelecek onun için ucu açık bırakıldı” yorumları ile uzlaşıyor farklı görüşler.
Filmografisine baktığımız zaman (Akıl defteri,Insomnia, Batman başlıyor,Prestij, Kara şövalye) boşu olmayan Christopher Nolan yine bu anlamda yüksek yüzdelere sahip oyuncularla, başta Leonardo DiCaprio olmak üzere, farklı ve ilgi çekici aynı zamanda izleyiciden yüksek konsantrasyon isteyen bir film çıkartmış durumda. Fimde mantık hataları var mı bu da ayrı bir tartışma konusu olabilir ama bu tartışmaya girmek için filmi en az 2 kere izlemek gerekir diye düşünüyorum. Ama zaten filmin türü bilim kurgu olduğuna göre mantık kelimesini gündeme getirmek çok da mantıklı olmayacaktır.
Film kendini izlettiriyor mu? İzlettiriyor. Oyunculuklar başarılı mı? Başarılı. Sinema salonu serin mi? Serin. O zaman bu filme gidilir mi? Gidilir.
Filmografisine baktığımız zaman (Akıl defteri,Insomnia, Batman başlıyor,Prestij, Kara şövalye) boşu olmayan Christopher Nolan yine bu anlamda yüksek yüzdelere sahip oyuncularla, başta Leonardo DiCaprio olmak üzere, farklı ve ilgi çekici aynı zamanda izleyiciden yüksek konsantrasyon isteyen bir film çıkartmış durumda. Fimde mantık hataları var mı bu da ayrı bir tartışma konusu olabilir ama bu tartışmaya girmek için filmi en az 2 kere izlemek gerekir diye düşünüyorum. Ama zaten filmin türü bilim kurgu olduğuna göre mantık kelimesini gündeme getirmek çok da mantıklı olmayacaktır.
Film kendini izlettiriyor mu? İzlettiriyor. Oyunculuklar başarılı mı? Başarılı. Sinema salonu serin mi? Serin. O zaman bu filme gidilir mi? Gidilir.
15 Ağustos 2010 Pazar
SEÇİM HEYECANI
O sabah kalktığında çok daha fazla uyumaya ihtiyacı vardı. Ama uykuya ihtiyaç duyduğu hangi sabah "ben biraz daha yatacağım" deme özgürlüğüne sahipti ki? Diğer yandan bu hamilelik önceki seferlerden daha zorluydu. Doğuma nereyedeyse 1 ay vardı ama uyumak bazen işkenceye dönüşüyordu. Sadece yarım saattir biraz daha rahattı ama uyanma vakti gelmişti. Keşke bu günleri kıpırdamadan geçirebilseydi herşey ne kadar rahat olacaktı. Fakat kocası 10 dakikadır evde terör estiriyordu hızlı davranmadığı için. O gün referandum olacaktı. Oy vereceği köy okulu çok da yakın değildi ve oraya kadar yürümek düşüncesi bile 1 haftadır uykularını kaçırıyordu. Bu tereddütünü kocasıyla paylaşacak olduğunda mezardaki ölülerin bile oy vermeye gittiği bu önemli seçime onun gitmemesine olanak var mıydı. Azar formatında söylevini dinlemişti ve sandığa gitmeme ihtimalini hayallerinden bile silmişti. Bu ülkede demokrasi vardı ve kararı halk veriyordu. Veriyordu da bir de refandumda neyin oylanacağını bilse çok daha iyi olacaktı. Kocası kaç defa söylemişti ama aklından yine uçup gitmişti. Özgür bir birey olarak evet mi diyecekti hayır mı?
12 Mayıs 2010 Çarşamba
TÜRKİYE’NİN SÜPER(!) LİGİ
Ligin kalbur üstü kalecilerinin her hafta, küçük oğluyla top oynayan babanın oğlunu sevindirmek amaçlı yediği goller tadında topları, Fenerbahçe’den yemesi neden tartışılmıyor? Oynadığı sezon boyunca gidenden 5 gelenden 6 gol yiyen Zalad Galatasaray’dan 5 gol yedi (8 golün üçünde kalede Arif vardı) ve aradan geçen 20 sene Galatasaray’a şampiyonluk kazandıran maçı satan kaleci yaftasından kurtaramadı kendisini. Oysa ki Şifo Mehmet’in orta sahadan gelen şutunu ters köşeye yatarak içeri alması dahil 6 gol yediği maçın Beşiktaş’ın averajına katkısı, küme düşmemeye oynayan Karşıyaka’dan yediği 5 gol, Fenerbahçe’den yediği 4 golün sebepleri hiç irdelenmemişti. Üstelik bu maçların tamamı sezonun son bölümüne denk gelmişti. Şimdi Zalad var. Çünkü Aziz Yıldırım’ın 3 sene şampiyonluk garantisi var.
Peki her hafta değil sarı kart delikanlı bir hakemin rahatlıkla 2 sarıdan kırmızı gösterebileceği işlere imza atan Emre neden 3. Sarı kartını gördüğü haftadan beri bir türlü 4. kartı görmedi? Lugano ve Bilica neye güvenerek her maçta “kuralları ben koyarım yoksa topumu alır giderim” edasıyla bir sürü saçmalık yapıyor ve asla kırmızı kart görmüyor? Çünkü Aziz Yıldırım’ın 3 sene şampiyonluk garantisi var.
Bireysel şaibeler bu ülkede hep olmuştu. Ama bu kadar organizesini ilk defa göriyorum. Bu da bir maharet olsa gerek. Ne mutlu bana ki bu mahretin kirlettiği bir sevinç benim evime uğramayacak.
Peki her hafta değil sarı kart delikanlı bir hakemin rahatlıkla 2 sarıdan kırmızı gösterebileceği işlere imza atan Emre neden 3. Sarı kartını gördüğü haftadan beri bir türlü 4. kartı görmedi? Lugano ve Bilica neye güvenerek her maçta “kuralları ben koyarım yoksa topumu alır giderim” edasıyla bir sürü saçmalık yapıyor ve asla kırmızı kart görmüyor? Çünkü Aziz Yıldırım’ın 3 sene şampiyonluk garantisi var.
Bireysel şaibeler bu ülkede hep olmuştu. Ama bu kadar organizesini ilk defa göriyorum. Bu da bir maharet olsa gerek. Ne mutlu bana ki bu mahretin kirlettiği bir sevinç benim evime uğramayacak.
4 Şubat 2010 Perşembe
FORMULA BİR FİLM ŞERİDİ
İlk özel Türk televizyonunun uydudan yayın yaptığı dönemlerde hayran olmuştum Formula1’e ve lakabı “Profesör” olan Alain Prost’a, Ayrton Senna hayranı olan milyonlara inat. Her gün bir önceki yılın bir yarışı tekrar yayınlanıyordu ve ilgiyle takip ediyordum. Tam da o yıllarda genç yetenek olarak ortaya çıkan Michael Schumacher daha sonraki dönemlerde şampiyon olmak için centilmenlik kurallarının sınırlarını hafif zorlayınca onun rakiplerinin benim favori pilotlarım olması dönemi başlamıştı. Bu liste Damon Hill, Jacques Villneuve, Mika Hakkinen, Fernando Alonso diye devam etti. Ancak henüz geride bıraktığımız milenyumun ilk onluk döneminin başlarında bir pilot parlamıştı. Günümüzde aşina olduğumuz “genç ve gelecek vaadeden” pilot kavramının belki de tetikleyicisi olan Jenson Button. Böylece bir tarafım Schumacher ve dolayısıyla Ferrari’nin rakiplerini desteklerken diğer yanım Alain Prost’tan beri ilk defa tek bir ismi, yarıştığı takıma bakmaksızın tutmaya başladı. Diğer yandan senelerce küme düşmemeye oynayan kentinin takımını tutarcasına desteklediğim Button hayallerin ötesinden çıkıp şampiyon olduğunda bile birşeyler eksik kalmıştı. Yeteneğine ve rekorlarına şapka çıkartılan Schumacher olmayınca rakip olan, kazanmanın da bir anlamı kalmıyordu. Bu sene o eksik parça tamamlandı. Hoşgeldin Michael. Ne büyük rakipsin sen. Ve Formula 1. Ne ilginç bir platformsun sen ki, geçen yıl desteklediğim takım ve dehasına hayran olduğum Ross Brawn şimdi en büyük rakibim. 2010 yılında TRT’den gelecek motor sesleri Pazar konseri kadar güzel melodiler taşıyacak kulaklara. Ve İstanbul Park hiç olmadığı kadar dolacak...
31 Ocak 2010 Pazar
SÖZ KONUSU GALİBİYET İSE MAGAZİN TEFERRUATTIR
Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ekonomik güç yelpazesinin tüm kademelerine hitap eden bir spordur futbol. Maddi durumu yerinde olanlar en pahalı kombineleri alırlar, maç izlemek için tüm dijital platformlara üye olurlar. Maddi durumu yerinde olmayanlar ise amiyane tabirle çoluğunun çocuğunun rızkından kesip maça giderler. Hiç olmadı haftanın en az bir günü maç muhalefeti nedeniyle kahvede geçer. Başka bir meslek vesilesiyle elde edilecek milyonlarca lira bizzat o kaynağın sağlayıcılarında sosyal patlama yaratacak bir uçuruma sahipken, maçı kazandıracak performansı gösteren futbolcu için son kuruşuna kadar helaldir o paralar. O zaman Paris Hilton bile yakışır Arda Turan’a, Colin Kazım’a. Diğer yandan kendilerinin verdiği değerin “taptıkları” futbolcular tarafından da verilmesini beklerler takımlarına. Kaybedilen bir maçtan sonra futbolcuların taraftarları gibi komaya girmeyip de bar kapısından içeri girdiklerini gazetelerden görünce hayli içerlerler bu duruma sabahleyin mutsuz bir güne merhaba diyen gönlü kırıklar. Futbolun magazin ağırlıklı haberlerinin müşterisi hazırdır yani. Bunun ifşa edilmesinin tartışılması da otomatikmen taca çıkmaktadır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)